
TMMOB SANAYİ KONGRESİ 2025 SONUÇ BİLDİRİSİ YAYIMLANDI
"Emperyalizmin Yeni Biçimleri ve Sanayileşme Stratejileri" ana temasıyla 19-20 Aralık 2025 tarihlerinde Ankara’da MMO Eğitim ve Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilen TMMOB Sanayi Kongresi 2025'in sonuç bildirisi yayımlandı.
Halk İçin Sanayi, Barış İçin Teknoloji, Yaşam İçin Üretim
TMMOB Sanayi Kongresi 2025, Emperyalizmin Yeni Biçimleri ve Sanayileşme Stratejileri temasıyla 19-20 Aralık 2025 tarihlerinde Ankara’da MMO Eğitim ve Kültür Merkezi’nde yapılmıştır. TMMOB adına Makina Mühendisleri Odası tarafından düzenlenen kongre toplumbilimciler, uzmanlar, TMMOB örgütlerinden meslektaşların katkılarıyla gerçekleşti.
Kongre öncesi etkinlikler
Kongre öncesinde, 2025 yılı içinde Sanayi Kongresine Giderken üst başlığıyla üç etkinlik yapıldı. 26 Nisan’da İstanbul’da Dünyada ve Türkiye’de Sanayi Politikaları, 27 Eylül’de Ankara’da Savunma Sanayii, 1 Kasım’da İzmir’de Ar-Ge ve Yatırım Teşvik Süreçleri etkinlikleri düzenlendi.
Dünyada ve Türkiye’de Sanayi Politikaları etkinliğinde; ABD emperyalizminin yönelimleri, dünyanın nereye gittiği, neoliberalizmin ne durumda olduğu, Avrupa’nın durumu, ticaret savaşları, sanayi politikalarının özellikleri, Çin’in sanayi politikaları ve dünyadaki konumu; Türkiye ekonomisi ve sanayisinin mevcut durumu ve kamucu alternatif konuları ele alındı.
Savunma Sanayii etkinliğinde; imalat sanayii alt sektörü olarak savunma sanayiinin tanımsal ve analitik değerlendirmesi (sektörün bileşenlerinin silah ve mühimmat sistemleri, elektronik ve haberleşme sistemleri, bilişim ve siber güvenlik, roket ve füze teknolojileri ile havacılık ve uzay olduğu); sektördeki yeni sermaye yapılanması; havacılık; sektörün mevcut durumu ve yönelimler irdelendi. Sektör üretiminin savunma ve güvenlik yanı sıra savaşlara yönelik olduğu belirtildi.
Ar-Ge ve Yatırım Teşvik Süreçleri etkinliğinde; Çin’in sanayi politikasında ar-ge’nin yeri, ar-ge örgütlenmelerinin karşılaştırmalı uluslararası analizi, ar-ge ve yatırım teşviklerinde Türkiye’nin durumu; bütçeler yoluyla sermayeye kaynak tahsisi, üniversite-sanayi ar-ge işbirliği konuları ele alındı. Ar-ge çalışmalarının ülkenin teknoloji düzeyinde istenilen gelişmeyi yaratamadığı, kaynakların yerli ve yabancı tekellere sunulduğu belirtildi; eğitim ve bilim politikalarındaki yetersizlik ve yanlışlar sergilendi.
Kongrede ele alınan konular
Kongrede emperyalizmin yeni halleri, küresel rekabet ve hegemonya mücadelesinde sanayi sektörü dinamikleri; hegemonya mücadelesinin aracı olarak teknoloji, yapay zekâ, nadir toprak elementleri dahil kritik malzemeler üzerine üç oturum yapıldı. Türkiye özgülünde emek, meslek, meslektaş durumu; imalat sanayii sektörlerinin arz ve talep fonksiyonları; Türkiye sanayisinin mevcut durumu ve kamucu alternatif ekonomi ve sanayi stratejisi; kamu maliyesi, teşvikler ve ar-ge politikaları ile elektronik, tekstil, kimya sektörlerindeki gelişmeler üzerine dört oturum yapıldı. Kapanış forumunda kongre konularının bütünü üzerine değerlendirmeler yapıldı. Kongrede yapılan tüm konuşmalar bir süre sonra Bildiriler Kitabı olarak yayımlanacaktır.
Emperyalizmin yeni biçimleri, yeni halleri
Emperyalizm bir sosyo-ekonomik sistem olan kapitalizmin tarihsel bir aşaması, genişleme ve yayılma eğiliminin en üst evresidir. 20. yüzyılın başlarında ortaya çıkan emperyalizm 20. yüzyıl sonları ve 21. yüzyılda neoliberal politikaların yön verdiği yeni küreselleşme süreci ile devam etmiştir. Bu sürecin bazı temel özellikleri; mal ve hizmet ticareti ile sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi; altyapı hizmetleri ve sosyal hizmetlerin özelleştirmelerle ticarileştirilmesi, tarımsal desteklerin kaldırılması, iş mevzuatının esnekleştirilmesi; üretim veya hizmetlerin kaynaklara ve ucuz işçiliğe erişimi sağlayacak şekilde başka ülkelerde de sürdürülmesi; kamu yönetiminde piyasacı dönüşümlerin yapılması, devletlerin sosyal ve demokratik niteliğinin zayıflatılması; mikro milliyetçilik ve köktendinciliğin güçlendirilmesi, yurttaşlık ve sınıf kimlikleri yerine etnik, dinsel kimliklerin geçirilmesi olarak özetlenebilir. Bu dönemde ileri sürülen “herkesin önemli fırsatlara, refaha ulaşacağı” vb. söylemler ile oluşturulan kapitalizmin inandırıcılığı ve ideolojik hegemonyası bugün büyük oranda zedelenmiş durumdadır.
Emperyalizmin Trump yönetimiyle birlikte girilen yeni döneminde, ABD’nin 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisine de yansıdığı üzere ulus-devlet ve yeni korumacılık, sermaye birikiminin tekrar temel platformu olmaktadır. Bu stratejide açıkça ilan edildiği üzere neoliberal küreselleşme dönemi kapanmıştır.
Neoliberal küreselleşme sürecinde üretim ve tedarik zincirlerinden en çok kazananın Çin olmasından hareketle, Trump doktrini ile birlikte bu gidişe dur demek ve Çin ile rekabet edebilmek için “Önce Amerika”, “Yeniden Büyük Amerika” stratejisi devreye sokulmuştur. Bu strateji ile üretimin Asya Pasifik’e kaydırıldığı önceki süreçten farklı olarak; sanayi üretiminin ulusal sınırlar içine çekilmesi, devlet kapasitesinin büyütülmesi, devletin sanayi-teknoloji politikalarına doğrudan yön vermesi, değer ve tedarik zincirleri ve başka ülkelerin kaynakları üzerinde güç ve zor kullanımı dahil olabildiğince doğrudan kontrol ve tahakküm amaçlanıyor.
Yeni politika demetinde, daha önce ABD’nin başını çektiği liberal dünya düzeninin aksine, BM, AB, NATO, G-7, IMF, DB, DTÖ vb. uluslararası kuruluşlar dışında ABD öncelikli bir yönelime girilmiştir. Küresel ticaret, müttefiklik ve uluslararası kurumlar “ABD’ye maliyet” olarak eleştirilmekte, “Küreselleşme başarılı olmadı, bizi soydu” denilmektedir. Korumacı, yüksek gümrük tarifeleri, yerli üretim ve devlet destekli sanayi politikaları, askeri-sanayi yatırımlarına ağırlık vermek, teknoloji tekellerine vergi teşvikleri ve sosyal politikaların daraltılması önceliklidir. Devletin yapısı da değişmekte, liberal anayasal denge dışlanarak başkan merkezli yürütme güçlendirilmekte, Kongre atlanarak kararnamelerle politika üretimi öne geçmektedir.
Emperyalizmin tanımına uygun olarak günümüzde ekonomik ve jeopolitik boyut ön plandadır. Kapitalizmin bunalımlarını aşma veya hafifletme ile küresel hegemonya mücadelesinde ilhakların, kolonileştirmenin, sömürgeciliğin çeşitli biçimleri devrededir.
Emperyalizmin açık güç siyasetiyle saldırganlığının arttığı günümüzde küresel kapitalizmin yapısal ve konjonktürel çoklu kriz dinamikleri derinleşmekte, halkların yaşam koşulları daha da kötüleşmektedir. Kâr oranlarının düşmesi, ekonomik büyüme sorunları, durgunluğun süreklileşmesi; çatışma ve savaşların jeopolitik bağlamı, kaynakların silahlanmaya ayrılması; milliyetçi, ırkçı, intikamcı, faşizan ideolojik boyutlar ve otoriter rejimler; küresel ısınma, doğal felaketler ve savaşlarla doğa tahribatının oluşturduğu ekolojik kriz; doğurganlık düşüşü ve ortalama yaşam süresinin artması, işgücünün daralması, demografik değişimler; büyük borçlar gibi boyutları bulunan çoklu krizlerin birbirini besleyen çoğaltan bir özelliği bulunmaktadır.
Küresel hegemonya mücadelesinde yeni bir stratejik rekabet dönemine girilmiştir. Bu rekabet teknoloji, para ve finans, üretimin coğrafî konumlanışı, sanayi ve tedarik zincirleri, enerji, doğal kaynaklar ve girdiler, jeopolitik altyapı ve ticaret yolları, askeri sanayi kompleksi ile normatif ve ideolojik alanları kapsamaktadır.
Günümüzde küresel ekonominin temel dinamiklerden biri üretim, finans ve iletişim altyapıları üzerinde belirleyici olan büyük teknoloji tekellerinin çok özel güç sahibi olmalarıdır. Bu şirketler sadece piyasa değerleriyle değil, aynı zamanda veriler üzerindeki mülkiyet ilişkileri, dijital altyapıları kontrol ve toplusal gözetim kapasiteleri, otokratik/faşist devlet biçimlerini yeğlemeleri, başka devletlerin siyasi yapılarına müdahale ve küresel işbölümünü yeniden şekillendirme yetileriyle kapitalizmin yeni hegemonik güçleri haline gelmiştir. Teknolojik altyapı sahipleri birçok devletten daha güçlü konumdadır.
Biyoteknoloji, yapay zekâ, kuantum bilgisayarlar, siber kapasite, nadir toprak elementleri dahil kritik malzemeler; lojistik ve ticaret koridorları, imalat sanayii altyapısının teknoloji ve militarizmle bütünleşmesi; küresel rekabet ve hegemonya mücadelesinde özel bir yer tutmaktadır.
Uygarlıkların oluşum ve gelişimi ile sınaî-askeri teknolojilerde büyük önemi bulunan kritik malzemelerle ilgili gelişmeleri, küresel ölçekte siyasal, ekonomik, teknolojik hakimiyet mücadelesi için yapılan karşılıklı hamleler kapsamında değerlendirmek gerekir.
Egemenlerin yeni teknolojik araçlarla tüm hayatı izleyip kontrol ettiği koşullarda yapay zekânın gündelik hayatı kolaylaştırması ve geleceğe dair fırsatlar oluşturması yanında sakıncalı kullanımların ön plana geçtiği; veri depolaması için yoğun enerji ve su kullanımı, işsizliğe katkısı, ekonomik-politik güce sahip çok az kişinin elinde toplanması ve otoriter-faşizan eğilimlerin desteklenmesi söz konusudur. Az sayıda dev teknoloji tekellerinin sahip olduğu kontrol gücü sadece piyasaları değil ülkelerin siber güvenliğini, toplumsal algıyı, siyasi tercihleri ve bireylerin özel hayatını şekillendiren devasa bir güce dönüşmüştür. Bu güç, emperyalizmin yeni hegemonya biçimleri arasında özel bir yere sahiptir.
İklim krizi dünyanın bugünü ve geleceğine dair gerçek ve ciddi bir tehdittir. Ancak emperyalist merkezler “yeşil ekonomi”, “iklim değişikliği” konuları üzerinden gelişmekte olan ülkelerin sanayileşme süreçlerini yapısal bağımlılık ağlarıyla engellemek, karbon vergileri ve karbon ticareti gibi araçlarla yeni finansal sömürü mekanizmaları da yaratmaktadır.
ABD ve AB’de sanayi politikaları yeniden gündeme gelmiştir, ancak bunlarda planlama ve kalkınma boyutu yoktur; seçici, “güvenlik” odaklı ve jeopolitik güdümlü politikalardır.
Küresel rekabetin en belirgin ve kanlı tezahürü, yeniden hız kazanan silahlanma yarışı, büyük savaşlara hazırlık ve küresel güç dengelerini yeniden şekillendirmeye yönelik planlı bölgesel savaşlardır. Militarizm ve savaşlar kalıcı bir olgu haline getirilmektedir. Kaba güçle, jeopolitik askeri güç ve pazarlıklarla ekonomik tavizler koparma öne çıkmıştır. Klasik emperyalizme benzeyen bir görüntü ile karşı karşıyayız.
Dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip, lityum, çinko gibi kaynakları bulunan Venezuela’nın bağımsızlığına, hükümranlık haklarına ve Latin Amerika ülkelerine geçmişteki emperyalist müdahaleleri, darbeleri andırır şekilde müdahaleler gündemdedir.
Bu genel sürece eşlik eden bir olgu da yeni soğuk savaştır. Soğuk savaş, küresel rekabet ve sanayinin askeri-sanayi kompleksine dönüştürülmesi başta olmak üzere ideolojik, psikolojik yöntemlerle; haber ajansları, film-dizi endüstrisi ve kültürel alan üzerinden yürütülmekte ve sıcak savaşlara hazırlanılmaktadır.
Kapitalizmin bunalımının, sömürüyü yoğunlaştırma ve karşıtlarını bastırma politikasının önemli bir boyutu da faşizmin belirgin yükselişidir. Emperyalizmin neden olduğu göçler, yerli işçi sınıfları ve halkların mülteci hareketliliklerine duyduğu tepkiler, sınır güvenliği, kültürel değişimler gibi olguların güçlendirdiği faşizm yönelimi, Trump yönetimiyle dünya genelinde özel bir desteğe de sahip olmuştur.
Bugünkü çok kutuplu dünyada ekonomik güç oranları da değişmiştir. Birlikte düşünülmeleri durumunda, dört ülke grubunun dünya ekonomisi içindeki ağırlıkları birbirine yakındır: ABD, Japonya, G. Kore, İsrail, Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda yüzde 27; Avrupa yüzde 23; Çin, Rusya, İran, Beyaz Rusya, K. Kore yüzde 19; Çin ve Rusya dışındaki Küresel Güneyin dünya ekonomisi içindeki oranı yüzde 20 civarındadır. Çin dünya imalat sanayi üretiminin yüzde 32’sine sahiptir, tüketimi ise 12 oranındadır; ABD’nin durumu tam tersidir, üretimi yüzde 15, tüketim ise yüzde 29 onarındadır.
ABD’nin gücünü dengeleyebilecek güç olan BRICS’in içindeki ülkelerin aralarında ciddi farklılıklar, önemli rekabetler bulunuyor ve siyasi rejimleri farklıdır. BRICS, üyelerinin kendi aralarındaki çelişkilere rağmen ABD’nin hegemon gücünü kıracak, cüretini törpüleyecek güçtedir. Trump’ın kural tanımazlığına karşı, kendilerinin bu düzen içerisinde yükselişini sağlayan daha kurallı bir kapitalizmi savunmaktadırlar.
Çin’in her alandaki yükselişi ve ABD’nin gerilemesine karşı devreye sokulan “Yeniden Büyük Amerika” stratejisinde Avrupa ve diğer müttefiklerine karşı dost tutum yoktur. Çin ile salt ticari rekabet değil yapısal çatışma, sistemler arası mücadele boyutu bulunmaktadır. Teknoloji, nadir toprak elementleri, yarı iletkenler, ileri kompozitler, enerji depolama malzemeleri bu mücadelede özel bir yere sahiptir.
Özetle emperyalistler arası ve emperyalizm ile diğer büyük ve bazı orta güçler arası çelişkilerin başat ve belirsizliklerin hakim olduğu yeni bir konjonktüre girilmiştir.
Mevcut dünya konjonktüründe Türkiye’nin durumu
Küresel kapitalizmde kırılmaların olduğu bir dönemde Türkiye gibi geç kapitalistleşmiş, sanayileşmesini tam olarak gerçekleştirememiş ve çeşitli sorunlarla yüz yüze olan ülkeler açısından dünya ekonomisi ve siyasetindeki dönüşümlerin önemli sonuçları olacağı açıktır.
Orta büyüklükte bir güç olan Türkiye, bu çok boyutlu tabloda yanlış tercihler ve derin bağımlılıklar nedeniyle tehlikeli bir sürecin aktörü haline getirilmeye çalışılmaktadır. İktidar yanlış bir stratejiyle askeri maceralara girerek, yatırımlarını savunma sanayiiine yoğunlaştırarak ülkemizi riskli bir rotaya sokmuştur. “Yerli ve milli” söylemiyle meşrulaştırılmaya çalışılan bu rota aslında emperyalist sisteme bağımlılığın, imzalanan askeri angajmanların Türkiye’ye biçilmiş taşeronluk rolünün ve yeni sermaye birikimi politikalarının bir parçasıdır. Irak, Libya, Suriye gibi ülkelerde yaşanan yıkıma verilen destek; Suriye’nin rejim değişiminde oynanan rol, İsrail’le sürdürülen ilişkiler, NATO angajmanı, en son Cumhurbaşkanı’nın Trump’la buluşmasında ele alınan konular ve verilen tavizler bu durumun açık göstergeleridir.
ABD’nin Orta Doğu temsilcisinin “ulus-devletleri engel” olarak ilan etmesi, “yeni bir bölgesel düzenleme zamanının geldiği” vb. sözleri, ülkemiz ve bölgemiz için net bir uyarı işaretidir. Büyük Ortadoğu Projesi (BOP) kurgusu bitmemiş, sadece araçları, kılıfları değişmiştir.
Emperyalizme bağımlı Türkiye’nin ve diğer birçok devletin hareket alanı yeni dönemde daralmıştır. Büyük güçler arasındaki rekabet ve boşluklardan faydalanarak kendine hareket alanı açma dönemi kapanmaktadır. Dünya konjonktürü, azgelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde altyapı bağımlılığı, kaynak kaybı, ekolojik yıkım ve egemenlik yitimini pekiştirici özelliktedir. Bu koşullar iktidara artık eskisi gibi pazarlık fırsatı sunmuyor. Ekonomik çıkmazları ve emperyalizme bağımlılık düzeyi, iktidarı taktik özerkliği bile sınırlanan bir konuma çekmektedir. Ancak bu durum ülkemizin alternatif gelişme ve sanayileşme politikalarına ve bu yöndeki iktidar değişimine duyulan ivedi gereksinimi güçlendirmektedir. Ülkemizin bağımsız, özgür ve eşitlikçi bir toplumun inşasına yönelik hareket alanının korunması ve kullanılması tarihsel toplumsal bir gerekliliktir.
Ekonomi ve sanayide durum
Türkiye ekonomisi, sanayisi, yönetimi ve toplumsal durumu itibarıyla kritik bir eşiktedir.
Türkiye sanayi politikalarında düşük katma değerli, emek-yoğun ara işlem basamaklarına sıkıştırılmıştır. Türkiye’nin temel sorunlarından biri, sanayi stratejisinin olmamasıdır. Uluslararası sermaye yatırımlarını çekmeye dayalı bağımlı yapı ve sermayeye verilen özel teşvikler, ülkenin bugünü ve geleceğini karartıcı boyutlardadır.
Kamu sanayi atılımlarıyla başlayan Türkiye’nin sanayileşme süreci ve planlama-sanayileşme-kalkınma paradigması, emperyalizmin yönlendirmesiyle kesintiye uğratılmıştır. Tüm sektörlere girdiler sağlayan kamu sanayi kuruluşları serbestleştirme ve özelleştirmelerle tasfiye edilmiş, üretim ile ihracat oldukça yüksek oranlı ithal girdi ve dış sermaye girişlerine bağımlı kılınmış, fason üretim hakim olmuş; rant ve talan üzerine kurulu bir ekonomik model ikame edilmiştir.
Ekonomi borç, faiz ve açıkların yüksek düzeyi, dışa bağımlılık, sermayeye verilen özel destekler, kuralsızlaşma, inşaat ve rant talanı ile belirlenmektedir. Ülkemizin teknik altyapısını, mühendislik birikimini, üretim yeteneğini aşındıran, teknolojik bağımlılık sarmalında tutan ve toplumsal dokuyu parçalayan bir yıkım süreci söz konusudur.
Kaynaklar, üretken yatırımlar yerine, spekülatif alanlara ve soygun düzeneği haline gelen Kamu-Özel İşbirliği projelerine aktarılmaktadır. Burada öne çıkan husus, yatırım teşvikleri ile istisna ve muafiyetlerden oluşan “vergi harcamalarının” teşvik sistemindeki yeridir. Kamu maliye politikasında sermaye çıkarları önceliklidir.
Yatırım ve teşvikler konusunda övgüyle bahsedilen “Türkiye Yüzyılı Kalkınma Hamlesi”; teknoloji, yerel kalkınma ve stratejik ayaklarıyla üç hamle programını; sektörel ve bölgesel teşvik sistemi ise öncelikli yatırımlar ve hedef yatırımları içermekte; ayrıca proje bazlı teşvikler de bulunmaktadır. Bu yapı toplam teşvik sisteminin yüzde 70-75’ini kavramakta; toplam 15 kurum üzerinden sayısı 400’ü geçen teşvik bulunmaktadır. KDV istisnası, gümrük vergisi muafiyeti, vergi indirimi, faiz ve kâr desteği, damga vergisi, emlak vergisi gibi istisna ve indirimler, yatırım yeri, sigorta primi işveren hissesi, makine desteği gibi destek unsurlar da bulunmaktadır. Vergi istisna ve muafiyetlerinin GSYH’ye oranı yüzde 3,9; toplam vergi gelirlerine oranı da yüzde 23’lerdedir. Toplanması gereken vergi gelirlerinin yaklaşık dörtte birinden vazgeçilmektedir. 2025 yılında kurumlar vergisi kaybı yaklaşık 450 milyar TL’dir; bu da dolaylı bir teşviktir ve yararlanan büyük sermaye gruplarıdır.
Sanayinin merkezinde yer alan imalat sanayii gerilemektedir. GSYH içinde imalat sanayii ve tarımın payı düşmüştür. İmalat sanayiinin payında özellikle 2021 sonrasında belirgin düşme eğilimi vardır. Üretim artışı inişli çıkışlı, eğilim olarak da düşüştedir. Kapasite kullanım oranları patinaj yapmaktadır. İthalat artış oranları daha yüksektir.
Üretim esasen düşük ve orta teknolojiye dayalıdır. Teknoloji sınıflaması içinde ihracatı ithalattan yüksek olan sadece düşük teknoloji grubudur. İmalat sanayii arz fonksiyonlarında düşük teknoloji düzeyinden yükseğe doğru gidildikçe arzın ithalatla karşılanan kısmında artış görülmektedir. Yüksek teknoloji grubunda ithalatın payı ortalama yüzde 63’tür.
Teknoloji bağlamıyla yarı iletkenlerin, çiplerin üretimine dek geniş bir kapsamı bulunan elektronik sanayiinde Türkiye stratejik bağımlılık içindedir. Sektörün nüvesi denilebilecek ilk girişimler Cumhuriyet’in ilk yıllarında başlamış ancak 1948’de başlayan Amerikan askeri yardımı ile sona ermiştir. Daha sonra PTT, NETAŞ, TESTAŞ, adı sonradan TELETAŞ olan PTT-ARLA, TÜBİTAK-YİTAL, DİSAN, TEK bünyesindeki Akköprü Elektronik Laboratuvarı ise özelleştirmeler ve dışa bağımlılık ağlarıyla yok edilmiştir. Ülkemizde kamu girişimciliğiyle oluşması gereken elektronik temel bileşenler sanayii eksikliği söz konusudur.
Türkiye elektronik sektöründe sadece tüketici elektroniğinde göreli bir başarıya sahiptir ancak gerek yaratılan katma değer, gerekse elde edilen katma değer oldukça düşüktür; üretim montaja dayalıdır. Çip gibi kritik elektronik bileşenlerin neredeyse tamamı ithal edilmektedir. Sektörün ihracat gelirinin dörtte üçü temel bileşen maliyeti olarak yurtdışına gitmekte; ithalat-ihracat verileri net ithalatçı konumu göstermektedir. Ülkemizin ekonomik siyasal durumu, nitelikli elektronik mühendislerinin önemli bir kısmının yurtdışına gitmesine neden olmuştur.
Üniversiteler ve araştırma merkezleri piyasanın kısa vadeli ve çoğu zaman taklitçi taleplerine mahkûm edilerek, temel ve uzun vadeli bilimsel araştırma kapasitelerinden, eleştirel düşünceden, toplumsal fayda misyonundan uzaklaştırılmaktadır. Bu durum emperyalizmin teknoloji tahakkümüne dirençsizliğe yol açan tehlikeli bir yanlıştır.
Sömürü yoğunlaşmış, ülkemiz ve halkımızın yoksullaştırılması vahim noktalara ulaşmıştır. Eşitsizliğin derinleşmesiyle birlikte çalışan yoksulluğu da artmaktadır. Bölüşüm şokları, vergi adaletsizlikleri, büyük hayat pahalılığı ve toplumsal bir bunalım söz konusudur.
Emeğin ve mühendislerin durumu
Üretim ucuz emeğe, emek ücretlerinin baskı altında tutulmasına dayalıdır. Sanayide istihdam edilen nitelikli işgücü oranı gerilemektedir. Emek gelirlerinin katma değer içindeki payı tüm sektörlerde gerilerken en fazla gerileme imalat sanayiindedir.
Emek düşmanı politikalar, mühendisliğin, hekimliğin, eğitimciliğin değersizleştirilmesi, liyakatin her alanda tasfiyesi, kayırmacılık ve hukuk tanımazlık doruk noktalara ulaşmıştır.
Makina Mühendisleri Odası’nın 2025 yılında yaptığı, 9.561 mühendis ve mühendislik öğrencisini kapsayan araştırmada; ülke ekonomisi, temel ihtiyaçlar; demokrasi, adalet-hukuk; eğitim kalitesi, eğitim sürecinde ekonomik olarak zorlanma, ihtiyaç fazlası kontenjan; meslek itibarı, yapılan işin meslekle bağı, mesleki gelişim, iş arama süreleri, yoksulluk sınırı altında ücret, fazla mesai ücreti, gelirlerin enflasyon karşısındaki konumu, haftalık çalışma sürelerinin 45 saatten fazlalığı, mobbing; kadın mühendislerin iş ve aile yaşamını birlikte yürütmekte zorlanması, işyerlerinde cinsiyet eşitsizlikleri; emekli mühendislerin mutlak çoğunluğunun geçinme zorluğu, emeklilik sonrası çalışma hayatına devam etme oranının yüksekliği gibi birçok sorun tespit edilmiştir.
TMMOB’nin önerdiği model
TMMOB Sanayi Kongreleri ülkeyi, insanı, emeği, doğayı ve kamusal çıkarı merkeze alan bir kalkınma anlayışının sesi, nefesi ve aklı olmuştur. Ülkemizde bu anlayışın tam karşısında duran bir siyasal ekonomi tercihi hakimdir. Türkiye’nin temelden farklı bir yönelime girmesi gerekiyor.
İhtiyacı duyulan değişim, eklektik liberal politikalarla ekonomiyi piyasaya bırakmak, sektörleri rekabetçi kılma vb. yaklaşımlardan kopmakla; ülke çıkarlarından, halktan, emekten yana demokratik, eşitlikçi, kamucu, toplumsal kalkınmacı ilkeleri benimsemekle başlamalıdır.
Yabancı ve yerli sermaye ve rant tekellerinin egemenliğini kıracak; üretim ve bölüşüm ilişkilerini toplumsal ihtiyaçlar doğrultusunda düzenleyecek bir paradigma değişimine duyulan ihtiyaç acildir.
Savunduğumuz model, salt teknik ve ekonomik bir programın çok ötesinde, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti çerçevesinde kurgulanmış kapsamlı bir toplum sözleşmesidir. Bu modelin temel öğeleri ve somut adımları özetle şunlardır:
Kamucu bir alternatif ekonomi politikası çerçevesi oluşturulması gerekliliği kongrede görüş birliği içinde ortaya konulmuştur. Bu çerçeve, üretim ve bölüşüm ilişkilerinin toplumsal ihtiyaçlar doğrultusunda organize edilmesini; kamusal mal ve hizmetler ile tüm doğal tekel alanlarında kamu kontrolünün sağlanmasını; eğitim, sağlık, ulaşım, barınma, iletişim, bilişim, enerji ve doğal kaynakların kamucu katılımcı planlama ile yeniden yapılandırılmasını ve denetleme mekanizmalarının tesisini içermektedir.
Tam bağımsızlık için Türkiye ekonomisinin üretim, ticaret ve sermaye hareketleri boyutlarıyla dış dünya ile eklemlenme biçimlerini ve bunların yarattığı sorunları açıkça tanıyıp çözmek; ekonomide, sanayi, tarım, ticaret, hizmet, finans sektörlerinde ve siyasette emperyalizmden bağımsızlığın sağlanması mutlak bir gerekliliktir. Tutarlı bir antiemperyalizm bağımlılık zincirlerinin aşılması ve tam bağımsızlık perspektifini gerektirmektedir.
Toplumsal formasyonun dönüşümü ile yönetim, ekonomi, sanayi, bilim, teknoloji, eğitim, toplum, kültür, doğa, siyaset, devlet ilişkilerinin köktenci, katılımcı programatik yaklaşım ve uygulamalar bütünü ile dönüştürülmesi, demokratikleşmesi hedeflenmelidir.
Katılımcı ve bilimsel ulusal planlama ile beş yıllık kalkınma planları yeniden etkin, bağlayıcı, yönlendirici ana araçlar haline getirilmeli; planlar, katılımcı demokrasi anlayışıyla sendikaların, meslek odalarının, üniversitelerin, üretici ve tüketici kooperatiflerinin, demokratik kitle örgütlerinin etkin katılımıyla hazırlanmalıdır.
Planlamanın stratejik odağına geleceği şekillendirecek ileri teknoloji üretimi ile sağlık, eğitim, gıda, barınma, ulaşım, enerji gibi halkın temel ve ertelenemez toplumsal ihtiyaçlarına yönelik politikalar yerleştirilmelidir.
Ulusal kaynaklar verimlilik, sürdürülebilirlik ve toplumsal fayda kriterleriyle ülkenin bilim ve teknoloji alt yapısının güçlendirilmesine, üretken ve katma değeri yüksek yatırımlara, nitelikli eğitime ve sağlığa kanalize edilmelidir.
Planlamanın omurgasını kamu mülkiyeti ve kamu girişimciliğinin yeniden ve güçlü bir şekilde inşası oluşturmalıdır. Kamu mülkiyetinin yaygınlığı, kamu ekonomisinin kapsam ve kapasitesi ile kamusal sosyal hizmet alanlarının genişliği ve etkinliği, planlamanın başarılı olması ve toplumsal refahın sağlanmasında yararlanılacak en etkin araçlardır.
Enerji, maden, iletişim, ağır sanayi, bankacılık gibi stratejik sektörlerde özelleştirme politikaları derhal durdurulmalı, tasfiye edilen kamu varlıkları yeniden kazanılmalıdır. Kamu İktisadi Teşebbüsleri kâr amacı gütmeyen, ülkenin teknolojik gelişimine öncülük eden, bölgeler arası dengesizliği gideren, stratejik fiyat istikrarı sağlayan, toplumsal refahı artıran kurumlar olarak yeniden yapılandırılmalıdır.
Bilim ve teknolojide kamucu, açık, özgür ve barışçıl model inşa edilmelidir. “Açık Bilim” ve “Açık İnovasyon” ilkeleri temel politika haline getirilmeli, kamu tarafından finanse edilen tüm araştırmaların sonuçları şeffaf bir şekilde toplumun erişimine açık olmalıdır.
Üniversite-sanayi-kamu işbirliği, uluslararası tekellerin çıkarlarına değil, ülkenin toplumsal ihtiyaçlarına, çevre dostu teknolojilere ve insanı merkeze alan çözümlere odaklanmalıdır.
Tüm bu süreçlerin kalbinde emeğin ve doğanın haklarını merkeze alan, adil bir üretim ve bölüşüm düzeni yer almalıdır.
Sanayileşme, güvenceli, sendikalı, insan onuruna yakışır ücretli, sağlıklı ve demokratik çalışma koşullarında istihdam yaratmalıdır.
Üretim süreçleri ve teknolojik tercihler, ekolojik sınırlara saygılı, döngüsel ekonomi ilkelerini benimsemiş, su ve enerji verimliliğini maksimize eden, doğayı metalaştırmayan bir anlayışla tasarlanmalıdır.
“Yeşil dönüşüm”, dışarıdan dayatılan bir finansal yük olarak değil, yerli teknoloji, nitelikli istihdam ve yeni sanayi dalları yaratan, toplumsal adaleti gözeten bir kalkınma ve bağımsızlık fırsatına dönüştürülmelidir.
Tüm yatırım ve altyapı projeleri, çevresel, sosyal, ekonomik ve teknik etki değerlendirmelerine tabi tutulmalı; değerlendirme süreçleri şeffaf, katılımcı ve bilimsel verilere dayalı olmalıdır. Karar alma mekanizmalarında liyakat, bilim ve kamu yararı tek ölçüt olmalıdır.
Bu gereklilikler, mevcut siyasi iktidar yapılanmasının temel tercihleri, politikaları ve dayandığı sınıfsal ittifaklarla köklü bir çelişki ve mücadele içindedir. Bu nedenle, bu kapsamlı, tarihsel ve toplumsal dönüşümü gerçekleştirebilmek için demokratik, laik, halkçı, emekten ve bilimden yana toplumcu bir siyasi iktidar değişimi kaçınılmaz bir gereklilik, olmazsa olmaz bir ön koşuldur.
Kimliğimizin ve toplumsal sorumluluğumuzun özünü oluşturan temel ilkemiz, halk için sanayi, barış için teknoloji, yaşam için üretimdir.
TMMOB, kuruluşundan bu yana olduğu gibi, aydınlanmanın, bilimin, emeğin, bağımsızlığın ve demokrasinin yanında saf tutmaya, bu mücadelenin teknik, bilimsel ve örgütlü gücü olmaya devam edecektir.
TÜRK MÜHENDİS VE MİMAR ODALARI BİRLİĞİ-TMMOB


