TMMOB YEREL YÖNETİMLER VE DEMOKRASİ SEMPOZYUMU/9-10 Ocak 2026/ANKARA

10.01.2026

Değerli Konuklar, Belediyelerimizin Değerli Başkanları ve Yöneticileri, Değerli Akademisyenler, Değerli Meslektaşlarım,

Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği adına hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum. Mimarlar Odamızın yürütücülüğünde düzenlenen TMMOB Yerel Yönetimler ve Demokrasi Sempozyumu’na hoş geldiniz.

Bu anlamlı etkinliği özveriyle hazırlayan Mimarlar Odası Yönetim Kurulu’na, çalışanlarına, sempozyumun tüm kurul üyelerine, bilgi ve birikimlerini bizlerle paylaşacak değerli bilim insanlarına ve konuşmacılarımıza, katkı sunan herkese, TMMOB ve üyeleri adına en içten teşekkürlerimi sunuyorum.

İki gün sürecek sempozyumumuzda, yerel yönetimlerde yaşanan değişim ve dönüşümlerin ekonomiye, toplumsal yaşama, kentlerimize ve meslek alanlarımıza etkilerini tüm boyutlarıyla ele alacağız.

Ancak konuyu yalnızca teknik bir başlık olarak değil; ülkenin içine sürüklendiği derin bir demokrasi ve meşruiyet kriziyle doğrudan bağlantılı bir siyasal mesele olarak değerlendirdiğimizi özellikle vurgulamak isterim.

Bu nedenle, sonda söyleyeceğimi başta ifade etmek istiyorum:
TMMOB olarak bizler, bugüne kadar yayımladığımız tüm raporlarda, yerel seçim bildirgelerinde ve açıklamalarımızda altını çizdiğimiz gibi; eşit, doğrudan demokrasi ile toplumcu ve kamucu bir yerel yönetim anlayışını, ülkemizin demokratik geleceği açısından vazgeçilmez görüyoruz.

Yerel yönetimler, piyasa ve rant ilişkilerinin değil, toplumun ortak ihtiyaçlarının esas alındığı, kamusal yararın, bilimin ve halkın doğrudan katılımının belirleyici olduğu alanlar olmalıdır.

Bu sebeple, bu sempozyumda yürüteceğimiz tartışmaların yalnızca sorunları tespit etmekle sınırlı kalmayıp; demokratik, eşitlikçi ve laik bir yerel yönetim perspektifini birlikte düşünmek ve üretmek açısından son derece önemli olduğuna inanıyorum.

Değerli Arkadaşlar,

Ülkemizin son yirmi üç yılına baktığımızda, karşımıza çıkan tablo ne yazık ki son derece ağırdır.

Merkezileşmenin kurumsallaştığı, hukukun siyasallaştırıldığı, parlamentonun etkisizleştirildiği; anayasa ve yasaların fiilen askıya alındığı bir rejimle karşı karşıyayız.

Bugün Türkiye’de yaşanan sorun, ne tek başına bir ekonomik kriz ne tek başına bir yönetim krizidir; siyasi iktidarın toplumsal meşruiyetini yitirmesiyle derinleşen bir demokrasi krizi de karşımızda durmaktadır.

Bu meşruiyet kaybı, iktidarın halktan aldığı rızayı; hukuku, yargıyı ve idari mekanizmaları kendi lehine araçsallaştırarak ayakta kalmaya çalışmasıyla sonuçlanmıştır.

Aklın ve bilimin yerini keyfiliğin aldığı, liyakatin tasfiye edildiği, kamu yönetiminin toplumsal yarar üretme kapasitesinin bilinçli biçimde ortadan kaldırıldığı bir rejim gerçekliği içindeyiz.

2017 referandumuyla ilan edilen Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’yle derinleştirilen merkezileşme politikaları, idari bir tercih olmanın çok ötesine geçmiş; meşruiyetini kaybetmiş bir iktidarın varlığını sürdürme aracı haline gelmiştir.

Merkezi yönetim ile yerel yönetimler arasındaki ilişki, demokratik vesayet sınırlarını aşarak açık bir hiyerarşik tahakküm ve denetim rejimine dönüştürülmüştür.

Ülkemizde uzunca bir süredir, talimatlı yargı kararlarıyla halk iradesine ipotek konulmakta, seçilmiş belediye başkanları görevlerinden alınarak yerlerine kayyımlar atanmaktadır.

Bu uygulamaların hukuki değil, siyasi olduğunu artık hepimiz biliyoruz.

Özellikle doğu ve güneydoğu illerimizde, adaylık aşamasında hiçbir yasal engelle karşılaşmayan birçok muhalif belediye başkanının, seçildikten hemen sonra, haklarındaki soruşturma ve davalar bahane edilerek görevden alınması ve ardından belediye meclislerinin de devre dışı bırakılarak, bu görevlere Cumhurbaşkanı tarafından atanmış vali veya kaymakamların kayyım olarak atanması, bu durumun en bariz örnekleridir.

19 Mart’tan sonra bu uygulamalar adeta bir cadı avına dönüşmüştür. Tek adamın safına geçen muhalif belediye başkanları tutuklanmaktan, gözaltına alınmaktan, görevden alınmaktan kurtulurken, diğer belediyelere neredeyse her gün yeni bir operasyon düzenlenmektedir.

Bütün bu yaşananlar, sadece halk iradesine değil, halkın demokrasiye ve seçimlere olan inancına da ağır bir darbe vurmaktadır.

Ülkemizin demokratik, eşit, bir arada ve barış içinde yaşayabileceği bir geleceği tehdit etmektedir.

Halkla hiçbir bağı olmayan, halka karşı hiçbir sorumluluk duygusu taşımayan kayyımlar, sadece demokrasiye değil, atandıkları yerel yönetimlere de büyük ve kalıcı zararlar vermektedir.

Buradan siyasi iktidara bir kez daha sesleniyorum:

Seçimle ortaya çıkan iradenin, siyasi tasarruflarla bertaraf edilmesi, hukuksuzluğun kurumsallaştığı bir yönetim anlayışının en çarpıcı göstergesidir. Benzer şekilde, seçilmiş yerel yöneticilerin yerine kayyum atanması ise bu sürecin kurumsallaşmış biçiminin bir ilanıdır.

Bizler, bu ülkenin mühendisleri, mimarları, şehir plancıları olarak ne bu hukuksuz düzeni ne de antidemokratik dayatmaları kabul ediyoruz.

Hiç kimsenin ülkemizdeki asgari demokrasi işleyişini yok etmeye, insanların demokratik iradesine ipotek koymaya hakkı yoktur.

Yaşanan bu demokrasi ayıbından, halk iradesine vurulan bu darbeden derhal vazgeçilmelidir. Hukuk dışı yollarla, baskı ve zor yöntemleriyle muhalif siyasetçileri etkisizleştirme anlayışı terk edilmelidir.

Siyasi gerekçelerle hukuksuz biçimde cezaevinde tutulan tüm siyasetçiler serbest bırakılmalı, seçilmiş belediye başkanları derhal görevlerine iade edilmelidir.

 

Değerli Arkadaşlar,

Bütün bu yaşananların arka planında, halkın yönetime katılma hakkını, yerinden yönetim ilkesini ve demokratik yerel yönetim anlayışını sistematik biçimde tasfiye etme anlayışı yatmaktadır.

Yerel yönetimler, halkın denetiminden koparılarak merkezi iktidarın siyasal ve ekonomik tercihlerinin uygulama aygıtlarına dönüştürülmektedir.

Bu anlayış, yerel yönetimleri halkın ihtiyaçlarına göre değil; merkezin siyasal hesaplarına göre biçimlendirmekte, yerel iradeyi yok sayarak demokratik yaşamın en temel dayanaklarını ortadan kaldırmaktadır.

Dolayısıyla, meselenin özü, kentlerimizin nasıl, kimler için ve hangi mekanizmalarla yönetileceği konusudur.

Bugün ülkemizin tüm kentlerinde barınma, altyapı, ulaşım, enerji, sağlık, eğitim, kültür ve çevre gibi temel alanlarda ciddi sorunlar yaşanmaktadır. Ayrıca kentlerimiz deprem, sel, heyelan ve yangın gibi afetlere karşı da hazırlıksızdır. 

Lafı dolandırmadan söylemek gerekiyor.

Bugün içinde yaşadığımız kentlerin mekansal ve çevresel bağlamda, niteliksiz yapılaşmasının, sağlıksız büyümesinin ardında piyasa güçlerini kent politikalarının belirlenmesinde tek hakim güç olarak gören siyasal yaklaşımlar yatmaktadır. Bilimsel planlama, mesleki denetim ve kamu yararı bilinçli biçimde devre dışı bırakılmaktadır.

Bu yaklaşım sadece kentlerin afet riskini büyütmekle kalmamakta, sağlıklı bir kentleşme anlayışını da dinamitlemektedir.

Temel kentsel altyapı hizmetlerinin piyasalaştırılması ve ticarileştirilmesi nedeniyle kentlerde yaşayanların önemli bir kısmı barınma, eğitim, sağlık ve beslenme gibi temel haklardan yeterince faydalanamamaktadır.

Emekçilerin, yoksulların ve ezilenlerin sosyal, ekonomik ve siyasal yaşamdan tümüyle dışlandığı yıkıcı bir ortamda yoksulluk ve yoksunluk giderek derinleşmektedir.

Sadece arazi rantına endekslenmiş, bir kent ekonomisi anlayışının ortaya çıkardığı sürekli ve plansız büyüme, teknik altyapı hizmetlerinin ve sosyal-kültürel olanakların yetersizliği gibi sorunları daha da büyütmektedir.

Kentsel dönüşümün amacından saptırılarak rant dağıtma aracına dönüştürülmesi ise bir başka sorunlar yumağını beraberinde taşımaktadır.

Kent merkezlerindeki değerli araziler ve kentsel ortak mekanlar, “kentsel dönüşüm” adı altında, içinde yaşayanlardan bağımsız, yeni imar hakları verilerek sermaye çevrelerine pazarlanmakta, buralara lüks konut alanları, alışveriş merkezleri inşa edilmektedir.

Bu uygulamalarla, kentleri bir arada tutan unsurlar, kent ve kentli kimliği ve ortak kullanım alanları ortadan kaldırılmaktadır.

Bunun sonucunda kentler, giderek artan biçimde bütünlüğünü yitirerek birbirinden bağımsız ve ilişkisiz parçacıklara bölünmektedir.

Varsıl ve yoksul kesimler arası ayrışma ve uzaklaşma fiziksel mekana da yansımaktadır.

Bu durum sosyal kutuplaşmayı ve kentsel gerilimi de arttırmaktadır.

Kent, kentli ve vatandaş kimliğinin yok edildiği, herkesin sadece kendisi gibi düşünenlerle, sadece kendisi gibi yaşayanlarla temas ettiği, toplumun farklı kesimleri arasında görünmez duvarların örüldüğü bir kentsel yaşama doğru hızla yol alıyoruz.

Bu nedenle, "Nasıl bir kent istiyoruz?" sorusu, "Nasıl bir demokratik toplum istiyoruz?" sorusundan bağımsız değildir.

TMMOB olarak bizler, kentlerimizdeki sorunların aşılmasının; sağlıklı, yaşanabilir, güvenli ve insan odaklı kentsel çevrelerin üretilmesinin; kamu yararının, bilimin, tekniğin ve hukuk üstünlüğünün rehberliğinde, toplumun doğrudan katılımını esas alan bir yerel yönetim anlayışıyla mümkün olacağını savunuyoruz.

Bu anlayış, kent halkının karar süreçlerine özne olarak katıldığı, katılımcı mekanizmaların—mahalle komiteleri, kent meclisleri gibi—işlevsel hale getirildiği ve denetimin şeffaflaştırıldığı bir yönetim modelidir.

Kentlerimizin bugün her zamankinden daha fazla halkçı, toplumcu, katılımcı ve demokratik bir yerel yönetim anlayışına ihtiyacı vardır; bu bir tercih değil, demokrasi, eşitlik ve yaşam hakkı mücadelesinin zorunlu bir parçasıdır.

Değerli Arkadaşlar,

Sözlerimi bitirirken, bu sempozyumun yerel yönetimler ve demokrasi mücadelesine önemli katkılar sunacağına yürekten inanıyorum.

Sempozyumun hazırlanmasında emeği geçen Mimarlar Odası başta olmak üzere tüm odalarımıza, düzenleme kuruluna, katkı sunan akademisyenlere ve siz değerli katılımcılara tekrar teşekkür ediyor; iki gün boyunca verimli ve ufuk açıcı tartışmalar diliyorum.

Hepinizi saygıyla selamlıyorum.

Emin Koramaz
TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı