6 ŞUBAT DEPREMLERDE SORUMLULUK ZİNCİRİ VE KENTSEL POLİTİKALAR PANELİ ADANA'DA GERÇEKLEŞTİRİLDİ

05.02.2026

6 Şubat Depremlerinin yıldönümünde TMMOB Adana İl Koordinasyon Kurulu, Adana Büyükşehir Belediyesi ve Çukurova Belediyesi yürütücülüğünde Depremlerde Sorumluluk Zinciri ve Kentsel Politikalar Paneli, 5 Şubat 2026 tarihinde Adana Büyükşehir Belediyesi Tiyatro Salonu’nda gerçekleştirildi.

Panel saygı duruşu ve İstiklal Marşının okunmasının ardından TMMOB Adana İKK Sekreteri Kerem Şahin, Çukurova Belediye Başkanı Emrah Kozay, TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Emin Koramaz ve CHP Genel Başkan Yardımcısı Burhanettin Bulut birer açılış konuşması yaptılar.

Panelin moderatörlüğünü TBMM Başkanlık Vekili üyesi Jeoloji Mühendisi ve CHP Adana Milletvekili Dr. Müzeyyen Şevkin üstlendi.

Panelde; CHP Genel Başkan Yardımcısı ve Zonguldak Milletvekili Deniz Yavuzyılmaz, İnşaat Yüksek Mühendisi ve İMO Afet Hazırlık Müdahale Kurulu Başkan Yardımcısı Cahit Kocaman ile Çağdaş Hukukçular Derneği Deprem Komisyonu Üyesi Av. Umay Büyükdağ konuşmacı olarak yer aldılar.

Açılış konuşmasında TMMOB Yönetim Kurulu Başkanı Emin Koramaz şunları ifade etti:

"Değerli Milletvekillerim, Değerli Konuşmacılar,
Değerli Meslektaşlarım
,

Hepinizi Türk Mühendis ve Mimar Odaları Birliği Yönetim Kurulu adına dostlukla selamlıyorum.

Sözlerimin başında, Zeydan Başkanımızın, Oya Başkanımızın ve Kadir Başkanımızın şahsında, siyasi iktidarın “muhalif belediyeleri silkeleme” operasyonu kapsamında hukuksuz ve mesnetsiz bir biçimde aylardır cezaevinde tuttuğu tüm belediye başkanlarımıza, yöneticilerimize ve çalışanlarına da bir selam göndermek istiyorum.

Bu vesileyle, siyasi iktidara bir kez daha sesleniyorum: Bu demokrasi ayıbına, halk iradesine vurulan bu darbeye derhal son verilmeli, hukuk dışı yollarla, baskı ve zor yöntemleriyle muhalif siyasetçileri etkisizleştirme anlayışı terk edilmelidir.

Haklarında kesinleşmiş mahkeme kararı olmayan tüm başkan, yönetici ve çalışanlar derhal serbest bırakılarak görevlerine iade edilmeli, mahkeme süreçleri tutuksuz bir şekilde ve TRT’den de canlı olarak yayımlanarak sürdürülmelidir.

Onların yalnız olmadıkları, arkalarında onları bu göreve taşıyan milyonlarca seçmenin olduğu asla unutulmamalıdır.

Değerli Arkadaşlar,

Yarın 6 Şubat. Kahramanmaraş merkezli depremlerin ve ardından yaşanan Hatay depreminin üçüncü yıl dönümü.

Bu depremlerde, on binlerce yurttaşımızı kaybettik, milyonlarca insan yerinden edildi, kentlerimiz büyük ölçüde yaşanamaz hale geldi. Acımız hâlâ çok taze.

Bu büyük yıkımda ve ülkemizde yaşanan tüm doğal afetlerde yaşamını yitiren yurttaşlarımızı bir kez daha saygı ve özlemle anıyorum. Yakınlarını, sevdiklerini, ailelerini kaybeden tüm yurttaşlarımıza sabır diliyorum.

Bugün burada, yaşadığımız o büyük felaketi anmanın yanı sıra, o felaketi yaratan nedenleri, sorumlulukları ve özellikle de bu ülkenin kentlerini afete açık hale getiren politik tercihleri de konuşmak için bir aradayız.

Bu nedenle panel konumuz olarak “Afetlerde Sorumluluk Zinciri ve Kentsel Politikalar” başlığının seçilmiş olmasını oldukça anlamlı buluyorum.

Etkinliği düzenleyen Adana İl Koordinasyon Kurulumuz ile Çukurova Belediyesine, katkı sunan tüm arkadaşlarımıza ve değerli görüşlerini bizlerle paylaşacak olan konuşmacılarımıza çok teşekkür ediyorum.

Bildiğiniz gibi afetler, insanlar için fiziksel, ekonomik ve sosyal kayıplar yaratan, olağan yaşamı kesintiye uğran doğa veya insan kökenli olaylardır.

Salgından savaşlara, depremlerden yangınlara, sellerden toprak kaymalarına, şiddetli meteorolojik olaylardan çığ düşmesine kadar bu afetlerin pek çoğunu yakın zamanda sıklıkla deneyimliyoruz.

Bu deneyimlerin bize öğrettiği en önemli gerçek, türü ve boyutları ne olursa olsun, afetlerden ne derece etkileneceğimizi belirleyen şeyin, afete ne kadar hazırlıklı olduğumuzdur.

Bizler ülke olarak ne yazık ki bu konuda hep kötü sınavlar veriyoruz. Bütünlüklü bir afet yönetimi politikası geliştiremediğimiz için afetlerle yüz yüze kaldığımızda geçici, anlık, bireysel tepkilerle süreci yönetmeye çalışıyoruz.

Afetler sonrasında gazeteci ve koruma ordusuyla birlikte afet bölgesine gitmekle, afetzedelerin yaralarını sarmakla övünen bir yönetim anlayışının esiri olduk.

Öncesinde tüm topluma dağıtılmış ortak bir sorumluluk paylaşımı yerine, sonrasında belirli kişilerin fedakarlıklarına dayalı mücadele süreci bizim afetlerle başa çıkma stratejimizin temelini oluşturuyor.

Deprem olduğunda arama kurtarma görevlilerinin, orman yangını çıktığında itfaiye erlerinin kahramanlaştığı bir afetle mücadele stratejimiz var.

Oysa afetler nasıl ki doğaüstü olaylar değilse, afetle mücadelede de doğaüstü güçleri olan kahramanlara ihtiyacımız yok, olmamalı. Bizim ihtiyacımız olan kahramanlar değil, bilimin ve tekniğin rehberliğinde davranan kurumlardır.

Afetle mücadeleyi kahramanların sırtına yüklemek yerine afet öncesinde önleme, risk azaltma, hazırlık gibi çalışmaları da kapsayacak planlar ivedilikle yürürlüğe sokulmalı, yerel yönetimler ve devlet kurumları bu planları uygulayacak biçimde donatılmalıdır.

Sevgili Katılımcılar,

TMMOB olarak depremin 6. ve 8. Ayları ile 1. ve 2. Yıllarında yayımladığımız raporlarda; yapı stokundan planlama kararlarına, denetim mekanizmalarından yeniden inşa sürecine kadar pek çok başlıkta bilimsel uyarılar yaptık.

Ancak bu uyarılar karşılık bulmadı; bilimsel bilgi bir kez daha siyasal ve ticari tercihlere kurban edildi.

Meslek örgütlerinin kamuya yönelik karar alma süreçlerinden dışlanması sadece afet politikalarıyla da sınırlı değil.

Bu bilim dışı anlayış o denli pervasızlaştı ve saldırganlaştı ki, geçtiğimiz günlerde TMMOB ve Türk Tabipleri Birliği Ulusal İş Sağlığı ve Güvenliği Konseyi'nden dahi çıkarıldı.

İstedikleri kadar rahatsız olsunlar, buradan bir kez daha ifade ediyorum.

Afetlerin felaketlere dönüşmesi de, iş cinayetleri de meslek hastalıkları da kader değildir.

İnsanlık olarak sahip olduğumuz bilgi ve teknolojik olanaklar, afetlerin yol açtığı kayıpları da, iş kazalarını da, meslek hastalıklarını da azaltabilecek düzeydedir.

Bugün bilim ve teknik açısından baktığımızda; depremlere karşı daha dayanıklı yapılar üretmek, yangınlara karşı koruyucu ekipmanlar sağlamak, erken uyarı sistemleri kurmak, salgınlara karşı etkili aşılar geliştirmek, iş yerlerinde gerekli mühendislik önlemlerini alarak iş kazalarının önüne geçmek mümkündür.

Ancak buna rağmen, yaşadığımız kayıpları yeterince azaltamıyoruz.

Bunun iki temel nedeni vardır:

Bunlardan İlki, yasal mevzuatın ve kamusal kararların bilimsel gerçeklikler zemininde belirlenmemesidir.

İkincisi ve daha da vahimi ise toplumsal fayda yerine sermaye kesimlerinin çıkarlarının kılavuz haline getirilmesidir.

AKP'li yıllarda daha da netleşen bu politik tercihlerle kentlerimiz birer yaşam alanı olmaktan çıkıp birer yatırım ve rant aracına dönüştürülmüştür.

Planlama bütünlüğü parçalanmış, üst ölçekli planlar devre dışı bırakılmış, kentler piyasa taleplerine göre biçimlendirilmiştir.

İmar aflarıyla mühendislik hizmeti almamış milyonlarca yapı yasalaştırılmış, yapı denetimi kamusal bir görev olmaktan çıkarılarak ticari bir faaliyete dönüştürülmüştür.

Kentsel dönüşüm ise afet riskini azaltmak için değil, rant transferlerini hızlandırmak için kullanılmıştır.

Bu tercihler her afette binlerce can kaybı ve devasa ekonomik yıkımlar olarak karşımıza çıkmaktadır.

Mesele yalnızca inşaat politikalarıyla da sınırlı değildir.

Özelleştirme ve piyasalaştırma politikaları; eğitimden sağlığa, sosyal güvenlikten, çalışma yaşamına, gıda güvencesinden afet yönetimine kadar her alanda kamusal yapıyı zayıflatmış, toplumu bir bütün olarak savunmasız hale getirmiştir

Tam da bu nedenle Nasıl bir kent istiyoruz? Sorusunun yanıtı aslında gayet basit ve açıktır.

Biz, imar aflarıyla çürütülmüş, denetimsiz ve kaderine terk edilmiş kentler istemiyoruz.

Biz, afetlere dirençli ve hazırlıklı kentler istiyoruz.

Biz, rantın değil, yaşamın; tevekkülün değil, bilimin; kârın değil, kamusal yararın merkeze alındığı kentler istiyoruz.

Böylesi kentler yaratmanın yolu, kentsel hizmetlere kamucu, toplumcu bir bakışla yaklaşmaktan geçmektedir.

Barınmanın temel bir insan hakkı olduğu, hizmetlere eşit erişim; sağlıklı çevre; insan odaklı mekanlar, insan hakları-kentli hakları, katılım, yaşanabilirlik, toplumsal barış, birlikte yaşama; engelli, hasta, çocuk ve kadın duyarlı planlama; bu yaklaşımın odağında yer almalıdır.

Yerel yönetimlerin asli işlerinden olan sağlıklı ve güvenli yapı üretim ve denetim sürecini ticari bir alan olarak sermayeye teslim eden anlayışa son verilmelidir.

Yapı denetiminde imar planlarına, mimarlık ve mühendislik projelerine uygun, gerekli şantiye organizasyonunun sağlandığı bir kamusal denetim anlayışı etkin kılınmalıdır.

Kent planlarında sanayi, tarım, enerji, kültür ve çevre gibi tüm unsurlar birbiriyle uyumlu bir şekilde planlanmalı, doğal ve tarihi sit alanları, tarım arazileri, zeytinlikler gibi yerler hiçbir koşulda yapılaşmaya açılmamalı ve mutlak biçimde korunmalıdır.

Yenileme ve sağlıklaştırma süreçlerinde yerinde dönüşüm esas alınmalı, bu projeler hiçbir koşulda yaşayanlar açısından sosyal ayrışmaya/toplumsal kırılmaya/sosyal bir yıkıma neden olmamalıdır.

Ve en acil talebimiz: İmar afları tarihe gömülmelidir. Teknik gerçekleri yok sayan, toplumda adalet duygusunu zedeleyen ve ölümcül riskleri normalleştiren bu uygulama, bir daha gündeme gelmemek üzere son bulmalıdır. Unutmayalım; affedilen her kaçak yapı, ötelenen bir faciaya davetiye çıkarmaktadır.

Sevgili Katılımcılar,

TMMOB olarak yıllardır mesleki birikimimizin ülkemiz ve halkımız yararına kullanılması için, insanca yaşanacak bir ülke ve insanca yaşanacak kentler için yoğun bir mücadele sürdürüyoruz.

Bugüne kadar Birlik ve bağlı odalarımızla birlikte kamu zararı doğuracak düzenleme ve uygulamalara karşı binlerce dava açtık; çok sayıda bilimsel etkinlik ve kitlesel kampanya örgütledik.

Yüzlerce raporu kamuoyuyla paylaştık.

Bu mücadeleyle halk düşmanı, emek düşmanı, bilim ve doğa düşmanı politikalara karşı yeterli direnç oluşturamadıysak da, en azından bu politikaların tüm toplumu yıkıma sürükleyen bir afete dönüşmesine de engel olduk.

Kentlerimizde bugün hala ortak kamusal mekanlar, yeşil alanlar, kültürel ve tarihsel varlıklar, bostanlar korunabiliyorsa, bu durumda Birliğimize bağlı odaların hukuki ve toplumsal mücadelesinin katkısı büyüktür.

TMMOB Örgütlülüğü olarak toplumsal olanı ve kamucu politikaları savunmaya devam edeceğiz.

Kim ne engel koymaya kalkarsa kalksın; bizler bu ülkenin mühendisleri, mimarları ve şehir plancıları olarak üzerimize düşen her türlü sorumluluğu yerine getirmekte kararlıyız.

Halkın çıkarı için çalışmayı bir görev değil, bir sorumluluk olarak görüyoruz. Bu, bizi yetiştiren ve sınırlı kaynaklarını eğitimimiz için seferber eden topluma karşı en temel borcumuzdur; aynı zamanda mesleğimizin kamusal niteliğinin gereğidir.

Bu panelin; afetlerde sorumluluk zincirinin görünür kılınmasına ve nasıl bir kent istediğimiz sorusuna ortak yanıtlar üretilmesine katkı sunmasını diliyorum.

Katılımınız için hepinize teşekkür ediyor, panelimizin verimli geçmesini diliyorum."

Anma programı, saat 19.00’da Aksagaz Kavşağı’ndan başlayan Duygu Cafe önünde son bulan Meşaleli Yürüyüşle tamamlandı.