METEOROLOJİMO: YİNE BİR DÜNYA SU GÜNÜ; YİNE DERİNLEŞEN SORUNLAR

23.03.2026

TMMOB Meteoroloji Mühendisleri Odası, 22 Mart Dünya Su Günü dolayısıyla 22 Mart 2026 tarihinde bir basın açıklaması yaptı.

Su ve suya bağlı yaşanan sorunlar katlanarak devam etmektedir.

Bugünün koşullarında sorumlular, yaşanan su sorunlarını matbu sözlerle örtmeye çalışacak ve iklim değişimine bağlayarak kendi ihmallerini görünmez kılmaya çalışacaklardır.

1995’teki “Kadın ve Su” temasıyla 2026’daki “Su ve Cinsiyet” temasının birbirine çok yakın olması, aslında küresel su politikalarında toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda kayda değer bir ilerleme sağlanamadığının bir göstergesi olarak okunabilir. Temaların tekrar etmesi, yalnızca kavramsal bir benzerlik değil, aynı zamanda uygulamada da sorunların hala daha çözülemediğini, suya erişim ve su yönetiminde kadınların ve toplumsal cinsiyetin kırılgan bir noktada olduğunu işaret ediyor.

Dünya Su Günü için her yıl farklı bir başlık seçilerek, su sorunlarını küresel ölçekte görünür kılarak, suyun yaşamla olan bağını vurgulamak ve toplumsal farkındalık oluşturmak olsa da ne kadar etkili olmaktadır.

Dünya Su Günü temaları küresel ölçekte farkındalık yaratmada amacını taşısa da somut politika değişiklikleri ve uygulamalarda yerini alamıyor. Temalar, suyun yaşamla bağını görünür kılıyor, ancak su kaynaklarının korunması, güvenilir suya erişim ve eşitsizliklerden kaynaklı sorunlar katlanarak artmaktadır.

Yapısal değişiklikler ise, su kaynaklarının korunarak, suya erişimin sağlanmasını değil, suyun ticari hale getirilmesini sağlamaktadır.

Su yok olmuyor. Su kirletiliyor ve su havzaları daraltılıyor. Birçok ilimizde yaşanan içme ve kullanma suyu sorunu su kaynaklarının kirliliği ve su talebinin artmasından kaynaklıdır.

Sel ve taşkınlar yağışların şiddetinin değişmesinden kaynaklı değil, arazi kullanımındaki değişimlerden kaynaklanmaktadır.

Su kaynaklarının her yönüyle korunması ve geliştirilmesi konusunda mevzuat yeterlidir. Sorun mevzuatın uygulanmamasındadır. Yönetim sorunu vardır.

Sorunların çözümü için, öncelikle kamu kurumlarının siyasal baskılardan kurtarılması gerekir.

BAŞKA BİR ŞEY YAPMAK MÜMKÜNDÜR

Yine bir 22 Mart Dünya Su Gününde, su ile ilgisini bir an bile kesmeyen, Meteoroloji Mühendisleri Odası olarak sürece katkı yapmayı zorunlu görmekteyiz.

1992 yılında Brezilya’nın Rio de Janeiro kentinde yapılan Birleşmiş Milletler (BM) Çevre ve Kalkınma Konferansı’nda (UNCED), 22 Mart Dünya Su Günü olarak kabul edilmiştir. 1993 yılından itibaren dünya su günü olarak kutlanan 22 Mart için, 1995 yılından beri her yıl ayrı bir tema belirlenmektedir. Bu kutlamalara BM üye ülkeler dışında, birçok sivil toplum kuruluşları da bu günü bir fırsata çevirerek değişik etkinlikler yapmaktadırlar. Basın ve yayın kuruluşları da bir güne sığdırılan etkinliklerde hükümetlerin söylemlerini öne çıkarmaktadır. Su sorunlarına ilişkin yapılan tespitlerden sonra, çözüm önerilerinin belirlenmesi ve çözüm için belirlenen adımların atılması önemlidir.   

22 Mart’ın BM Genel Kurulu Kararıyla su günü ilan edilmesi sonrasında, su ile ilgili yaşanan sorunlarda ne gibi gelişmeler olmuştur? Süreç bizleri nereye taşımaktadır? Sorularını mutlaka sormak gerekiyor.

22 Mart gününde, Hükümetler tarafından yayınlanan mesajlar neyi ifade etmektedir? Su da yaşanan gerçek sorunlara ve çözümlerine değiniliyor mu? Su üzerinden ne gibi korku yaratılıyor? Gibi temel soruları da unutmamak gerekir.

Dünya Su Günü için 1995 yılından günümüze her yıl ayrı bir tema belirlenmektedir. Temalar, Kadınlar ve Su (1995), Kirli Şehirlere Su (1996), Dünyanın Su Potansiyeli Yeterli Mi (1997), Yeraltı Suyu ve Görünmez Kaynaklar (1998), Su Kaynakları Etrafında Hayat (1999), 21. Yüzyılda Su (2000), Su ve Sağlık (2001), Kalkınma İçin Su (2002), Gelecek İçin Su (2003), Su ve Afetler (2004), Hayat için Su (2005 ve 2015), Su ve Kültür (2006), Susuzlukla Mücadele (2007), Arıtma (2008), Sınır Aşan Sular (2009), Su Kalitesi (2010), Su ve Kentleşme (2011), Su ve Gıda Güvenliği (2012), Su Dayanışması (2013), Su ve Enerji (2014), Su ve Sürdürülebilir Kalkınma (2015), Su ve Meslekler (2016), Neden Atık Su? (2017), Su İçin Doğal Yöntemler (2018), Kimseyi Geride Bırakma (2019), Su ve İklim Değişimi (2020), Suyun Değeri (2021), Yeraltı suyunu Görünür Yapmak (2022), Ortaklıklar ve İşbirliği Yoluyla Değişimi Hızlandırmak (2023), Barış için sudan faydalanmak (2024), Buzulları Korumak Geleceğimizi Korumak (2025) ve 2026 yılı için "Su ve Cinsiyet” olarak belirlenmiştir.

1995’teki “Kadın ve Su” temasıyla 2026’daki “Su ve Cinsiyet” temasının birbirine bu kadar yakın olması, aslında küresel su politikalarında toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda kayda değer bir ilerleme sağlanamadığının bir göstergesi olarak okunabilir. Yani temaların tekrar etmesi, yalnızca kavramsal bir benzerlik değil; aynı zamanda uygulamada sorunların hala daha çözülemediğini, suya erişim ve su yönetiminde kadınların ve toplumsal cinsiyetin kırılgan bir noktada olduğunu işaret ediyor.

Temaları dönemsel olarak değerlendirdiğimizde;

1990’lar; Daha çok suyun temel ihtiyaç ve günlük yaşamla ilişkisi (kadınlar, şehirler, yeraltı suyu).

2000’ler; Kalkınma, sağlık, afetler ve kültür gibi geniş toplumsal boyutlar.

2010’lar; Enerji, sürdürülebilir kalkınma, meslekler, atık su gibi teknik ve ekonomik bağlantılar.

2020’ler; İklim değişimi, suyun değeri, ortaklıklar, barış ve cinsiyet gibi küresel krizlerle bağlantılı, hak temelli ve politik yönler.

Dünya Su Günü temalarının ortak özelliği su sorunlarını küresel ölçekte görünür kılmak, suyun yaşamla bağını vurgulamak ve toplumsal farkındalık oluşturmak olarak açıklanmaktadır. Ancak bu çalışmalar, güvenli suya erişim konusunda hiçbir ilerleme sağlayamamaktadır. Oluşturulan yapısal oluşumlar suyun ticari payının sürekli artmasına neden olmaktadır.

BM-Hükümetler ve Su;

Dünyamızda karalar üzerinde suyun dağılımı çok büyük farklılıklar göstermektedir. Bazı bölgelerin su yoksunu olmasından, bazı bölgelerde ise insanların alım gücünün yetersiz olmasından suya erişim konusunda yaşanan sorunlar sürekli katlanarak artmaktadır. UNESCO’nun Dünya Su Raporuna göre üç milyar insanın temiz su kaynaklarına düzenli erişemediği, 4,3 milyar insanın ise sıhhi tesisat kullanmadığı belirtilmektedir. Dünya geneli için açıklanan bu rakamlar, ana ve alt bölgelere göre çok farklılıklar gösterdiği bilinmektedir. BM’in raporlarında su ile ilgili yaşanan sorunlara dair verilen sayılar sorunun ciddiyetini göstermesi açısından önemli olabilir. Ancak uygulamalar da sorunların çözümüne ilişkin yaklaşımlarının doğru olduğunu söyleyebilir miyiz?

Ülkemiz ve Su;

Suların kaynağı olan yağış ülkemiz coğrafyasında çok farklılıklar göstermektedir. Karadeniz Bölgesinde bazı yerler 2500 mm, İç Anadolu Bölgesi bazı yerler 250 mm kadar yağış alırken ülkemizin uzun yıllar yağış ortalaması 570 mm olarak hesaplanmaktadır. Havzaların fiziki ve iklimsel özelliklerinden dolayı havza verimi açısından su miktarları ve havza içerisinde suyun kullanılabilir miktarları çok büyük farklılıklar göstermektedir.

Ülkemiz değişik büyüklülerde ve farklı fiziki, beşerî ve iklim özellikleri taşıyan 25 akarsu havzasına ayrılmıştır. 25 havzadaki akarsuların ikisi başka ülkelerde doğup ülkemizden, 4 tanesi ülkemizden doğup başka ülkelerden denize dökülmektedir.

Ülkemizde çeşitli büyüklüklerde ve özelliklerde tespit edilen 320 adet doğal göl bulunmaktadır. Göller su toplanma havzaları içerisindeki etkinliklerden ve su kullanımından doğrudan etkilenmektedir. Göller bu süreçlerden hep olumsuz etkilenmektedir.

Ülkemizde değişik büyüklüklerde 860 adet baraj, binleri aşan sayıda gölet ya da gölet özelliğine sahip su yapısı bulunmaktadır. Bu yapıları hepsi doğal su rejimini etkilemektedir. Her yapı doğal sulak alanları etkilerken, mansap su hakları bakımından da yeni sorunları gündeme getirmektedir.

Kişi Başı Düşen Su Miktarı,

Uluslararası tanımlamada, yılda kişi başına düşen su miktarı 10.000 m3’ten fazla olanlar ülkeler su zengini, 2.000 m3’ten az olanlar su azlığı yaşayan, 1.000 m3’ten az olan ülkeler ise su fakiri olarak ifade edilmektedir.

Ülkemizde kullanılabilir yüzey suları 180 milyar m3 ile 65 milyar m3 arasında değişmekte olup, uzun yıllar ortalaması 94 milyar m3’tür. 18 milyar m3 olarak belirlenen yeraltı suyu potansiyeli ile birlikte ülkemizin tüketilebilir yerüstü ve yeraltı su potansiyeli yılda ortalama 112 milyar m3 olarak hesaplanmaktadır.

Yüzey sularının yağışlara bağlı olarak yıldan yıla değişim göstermesiyle kullanılabilen suyun da 65 milyar m3 değerine ve altına inebileceği ölçümler ile belirlenmiştir. Bu sayısal ifadelere göre, su ile ilgili planların ortalama değere göre değil, uç değerlerinde dikkate alınarak yapılması gerektiğini göstermektedir. Kullanılabilir 112 milyar m3 su uzun yıllar ortalaması olan bir değerdir. Bu değere göre, ülkemizde 2010 yılında kişi başına düşen yıllık kullanılabilir su miktarı yaklaşık 1.500 m3 iken 2023 yılında 1.250 m3tür.

Kurak yıllar dikkate alındığında ülkemizde kişi başına düşen su miktarı 700 m³’ün altına inebilmektedir. Bu değer tüm ülke nüfusu ve kaynakları için geçerli olmakla birlikte, bölgesel dağılımlar incelendiğinde bazı bölgelerde kişi başına düşen su miktarı 250 m³’ün de altına düşmektedir.

Bu değerler su kaynakları bütünü ile ele alındığındaki değerlerdir. Oya su kaynaklarının bölgelere göre dağılım dikkate alındığında, bölgelere göre kişi başı düşen yıllık su miktarının 58 ile 7600 m3 arasında değiştiği bilinmektedir. Bu değerler dikkate alındığında tüm ülkemiz için tek sayı ile ifade edilmesi eksik olacağından sorunların çözümü de mümkün olmayacaktır.

Ülkemizin nüfus artış hızının yanı sıra göçler ve nüfusun coğrafi dağılımı dikkate alındığında bu rakamların çok daha farklı değerlere ulaşacağı anlaşılmaktadır.

Suya Erişim;

Nüfusu artışı ve su kaynaklarına dayalı planlamaların olmayışından kaynaklı olarak bazı bölgelerimizde yaşanan su sorunları hızla artacaktır. Bu sorunlar su sağlanmasının maliyetlerini artıracağından suya erişimde zorlaşacaktır. Özellikle son günlerde enerjiye ulaşmada yaşanan ekonomik sorunların suya erişim konusunda da yaşanması kaçınılmaz olabilir. Enerjide yaşanan erişim sorununun suya erişimde yaşanmaması için su ticari meta haline getirilmemelidir.

Su İhtiyaçları;

Var olan su kaynaklarının kullanılmasında içme ve kullanma suyu ile çevresel su ihtiyacının karşılanması önceliğine dikkat edilmelidir. Konutlarda çeşmelerden akan suyun içilebilecek ve yemeklerde kullanılamayacak durumda olması, yoksul halkı daha da yoksullaştıracaktır. Örneğin dört kişilik bir ailenin sadece günlük içme suyu ihtiyacı en az 6 litre ve aylık ihtiyacı ise 180 litredir. Bu miktar suyun damacana ile karşılanması durumunda aileye yüklü bir ek bütçe demektir. Bu anlamda su tahsislerinde öncelikli su kullanımları dikkate alınarak, özellikle içme suyu kalitesinde olan su kaynaklarının ticari şirketlere devredilmesine izin verilmemelidir.

Dünya Su Konseyi;

BM tarafından 22 Mart’ın Dünya Su Günü ilan edilmesinden sonra, uluslararası su şirketleri tarafından 1996 yılında merkezi Marsilya’da olan Dünya Su Konseyi Kurulmuştur.

Dünya Su Konseyi, 1997 (Marakeş), 2000 (Lahey), 2003 (Kyoto), 2006 (Meksika) ve 2009 (İstanbul) da olmak üzere 5 kere kapsamlı olarak Dünya Su Forumu düzenlenmiştir. Sonraki etkinlikler kamuoyu tarafından fazla ilgi görmemektedir. Forumlarda özellikle, artan su krizi, ekonomik ve sosyal kalkınmanın sürdürülebilirliğini tehdit eden vurgular sorgulanmıştır.

Uluslararası su şirketlerinin oluşturduğu Dünya Su Konseyinin düzenlediği toplantılar dışında 22 Mart dünya su günü ile ilgili birçok yerde ve birçok kurum kuruluş tarafından su ile ilgili toplantı düzenlenerek su gününün kutlanmasına ilişkin mesajlar yayınlanmaktadır. Bu mesajlarda genellikle, su kaynaklarının nitelik ve nicelik olarak değişmesindeki asıl sorunların, yani su havzalarında yapılan faaliyetlerin etkileri yok sayılmaktadır.

Yayınlanan mesajlarda, son yıllarda su ile ilgili yaşanan sorunların ilk gerekçesi olarak iklim değişimi gösterilmeye çalışılmaktadır. Bu gerekçe su kaynaklarının uluslararası şirketlerin eline geçmesini sağlamak için bir araç olarak kullanılmakta olduğu gerçeği göz ardı edilmemelidir. Bu çalışmalar su kaynaklarını korumaya yönelik olmayıp su sorunlarının artmasını sağlayarak suya erişimi zorlaştırıp, suyun ticari piyasasının artırılmasını sağlamaya yöneliktir.

Planlama ve Su Kaynakları;

Su içme kullanma önceliği olmak üzere, tarım ve endüstriyel su ihtiyaçlarının yanı sıra her türlü enerji üretiminde kullanılmaktadır. Su kaynaklarından koruyucu ve etkin olarak yararlanmada, öncelikle beşerî ve coğrafi veriler ile birlikte su kaynakları nitelik ve nicelik olarak ele alınarak planlamalar yapılmalıdır. Planlama yapılmayan ve planları etkileyecek alanlarda bireysel projelere izin verilmemelidir. Endüstriyel üretim tesislerinin bulunduğu bölgeler, enerji üretim tesisleri ve kentsel yerleşimler dikkate alındığında planlama ile ilgili çelişkiler olduğu açıkça görülmektedir.

Mevcut durum, özellikle su kaynaklarının planlanması ile ilgili hatalar yapıldığı ya da plansız yapılan işlerden dolayı sorunların katlanarak arttığını göstermektedir.

Kentler ve Su;

Kentleşme süreci, su kaynakları üzerindeki baskıyı en yoğun biçimde artıran faktörlerden biridir. Nüfus artışı, göçler ve plansız şehirleşme, kentlerde suya erişim sorunlarını derinleştirmektedir. Özellikle içme ve kullanma suyu ihtiyacının karşılanmasında yaşanan güçlükler, suyun maliyetini yükseltmekte ve toplumsal eşitsizlikleri artırmaktadır. Çeşmelerden akan suyun içilemez hale gelmesi, yoksul kesimlerin damacana suya yönelmesine neden olmakta; bu da aile bütçelerine ek yük getirmektedir.

Kentlerde su ihtiyacının yalnızca miktar değil, kalite boyutu da kritik önemdedir. Su havzalarının kirletilmesi, endüstriyel faaliyetlerin yoğunluğu ve yanlış arazi kullanımı, mevcut suyu doğrudan kullanılamaz hale getirmektedir. Bu durum, suyun miktarından önce niteliğini kaybetmesine yol açmakta ve kentlerde içme suyu krizlerini tetiklemektedir.

Kentlerde yaşanan sel ve taşkın olayları, yağış şiddetindeki değişimlerden değil kentleşme ve arazi kullanımındaki dönüşümlerden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, kent planlamalarında su havzalarının korunması ve suya erişimde önceliğin içme suyu ihtiyacına verilmesi gerekmektedir.

Güvenli kent, sel ve taşkınlarda erken uyarılardan önce, erken uyarıya ihtiyaç duymayacak kentlerin planlamasıyla mümkündür

Su ve Tarım;

Tarımsal faaliyetlerde su kullanımı, tarımsal üretimin katma değerini artırmaktadır. Ancak ülkemizde su kaynaklarının dağılımı her bölge için aynı değildir. Hatta bölgeler içerisinde bile birçok farklılıklar göstermektedir. Tarımsal planlamalar yapılırken su kaynaklarının durumu ve ulusal planlar ile uyumlu olması sağlanmalıdır. Uygun sulama yöntemlerinin seçimi toprakların korunmasını sağlayacağı gibi, tarımsal üretimi de artıracaktır. Ancak, her yerde her bitkinin ekilmesi ulusal bir tarım politikası değildir. Böyle bir yaklaşımla tarımsal sulamaların verimli olmadığı birçok alanın sulanamadığı bilinmektedir. “Sulanmadık tarım toprağı hiç kalmayacak” demek, olayın başka amaçlar için kullanılmaya çalışılmasından başka bir ifade değildir. Her yerin sulanmasının gerekmediği ve sulanmasının da mümkün olmadığı bilinmelidir. Bu yaklaşımlar tarım topraklarına zarar verirken diğer taraftan da su kaynakları konusunda sorunları artırmaktadır. Hem topraklarımızdan hem de suyumuzdan olabiliriz. Tarım alanlarının tümü bir anda olmasa da bir kısmı şirketlerin eline geçebilir. Susuz tarım yapılan tüm alanların sulu tarıma dönüştürülmemelidir. Bu durum tarım sistemini de bozmaktadır. Bu tartışmaların yanı başında topraksız tarım çalışmaları devam etmektedir.   

Su ve Sanayi;

Sanayi sektörünün kimya ile ilgili bölümünün su ihtiyacı çok fazladır.  Özellikle deri, kağıt ve petrokimya sanayi fazla miktarda su tüketmektedir. Su kısıtı olan bölgelerin planlarında bu tip tesislere yer verilmemesi gerekir. Özellikle Marmara ve Ege bölgesine konuşlandırılan bu tesisler kentlerin içme ve kullanma sularını kullandıklarından sorunlar büyümektedir. Endüstriyel planlamalarda, diğer sektörlerde dikkate alınarak eklenik maliyet hesapları mutlaka yapılmalıdır. Maliyet hesapları sadece endüstriyel faaliyetin ticari kısmı ile sınırlı olmamalıdır.   

Havzalar Arası Su Transferi;

Havzalar arası su transferlerinde, suyun transfer edileceği havzaların ekolojik ve sosyal yapısı dikkate alınmalıdır. Bu transferlerde suyun alınacağı havzanın özellikle mansap su haklarının gözetilmesi, suyun transfer edilmesinde enerji kullanılacak ise enerji maliyetleri, ileride ortaya çıkacak sorunlar olması durumunda sorunların ekonomik, ekolojik ve sosyal boyutunun nasıl aşılacağı, suyun transferi ile ortaya çıkacak olan maliyetin herkese eşit olarak paylaştırılamayacağı gibi esasların dikkate alınması gerekir. Mevcut uygulamalarda, özellikle suyun alındığı havzalarda su hakları açısından yaşanan sorunların çözülemediği gibi örneklerin bilinmesi gerekir. Bu çalışmalar proje bazlı olarak değil, ulusal planlar dikkate alınarak yapılmalıdır.

Su Havzalarının Geleceği, Kirlilik ve Miktarı;

Su kaynakları, yağışların yüzeysel akışları ve yeraltı suyu beslenimleri ile bir bütünlük içerisinde ele alınarak değerlendirilmelidir. Su kaynak alanları su toplama havzasındaki tüm etkinliklerden doğrudan etkilenmektedir. Su havzalarının değişik etkinliklere açıldığı ve kullanılmasına izin verildiği için, yağışların akışa geçiş miktarı ve akış özellikleri değişirken ayrıca kirlenmektedir. Su varlığımız olarak görülen bazı akarsularımızın kalite açısından sulamada dahi kullanılamayacak durumda olduğu bilinmektedir.

Kirletmede en önemli diğer endüstriyel, madencilik ve benzeri faaliyetlerde kullanılan kirletilmiş suların doğal su havzalarına bırakılmasıdır. Akarsularda kirletenlere hiçbir bedel ödetilmezken, atık maliyetleri doğrudan ve dolaylı olarak halka mal edilmektedir. Su kaynaklarının kirliliğe karşı korunması konusunda idarelerin yetkilerini yeterince kullanmadığı ya da kullanamadığı konusunda endişe yoktur.

Su kaynaklarının azalması genellikle iklim değişimi ve kuraklık üzerinden tartışılıyor. Ancak havzalardaki kirletici faaliyetler mevcut suyu doğrudan kullanılamaz hale getiriyor. Bu da aslında miktar azalmasından önce kalite kaybından dolayı suyu kullanılamaz hale getirmektedir. Bir çok ilimizde yaşanan içme ve kullanma suyu sorunu kirlilik nedeniyle suların kullanılamamasından kaynaklıdır.

Su, Sel ve Taşkınlar;

Su konuşulmaya başlandığında, suyun temel ihtiyaçlar için kullanımı yanı sıra, sel ve taşkınlar da gündeme gelmektedir. Yağış şiddeti bakımından, her bölge fiziki özelliklerine göre farklı tepkiler gösterir. Bu tepkiler bazı bölgelerde sel ve taşkınlara neden olabilmektedir. Şehirleşme ya da herhangi bir nedenle havzalarda yapılan değişiklik anlık akış miktarının değişmesine neden olduğundan, önceden sel ve taşkına neden olmayan yağışlar daha şiddetli sel ve taşkınlara neden olabilmektedir.

Son yıllarda belli çevreler tarafından sel ve taşkınlar sadece iklim değişimi ile ilişkilendirilmektedir. Oysa sel ve taşkınların en büyük nedeni su havzalarında yapılan değişimler ile havzanın fiziksel özelliklerinin değiştirilmesinden kaynaklıdır. Son zamanlarda sel ve taşkın olaylarındaki artışların nedeni, yağışların şiddetindeki değişimlerden değil, arazi kullanımlarından kaynaklanmaktadır.

Sel ve taşkınlarda erken uyarı;

Erken uyarı sistemleri konusundaki teknik çalışmalar yapılarak uygun sistemler kurulmalıdır. Tekniğine uygun kurulmayan sistemler ile erken uyarı yapılması mümkün değildir. Geçmiş yıllarda bu konuda yapılan yanlış uygulamalar mutlaka incelenmelidir.

Önemli olan erken uyarılara ihtiyaç duymayacak kentlerin planlanmasıdır. 

Kuraklık ve Su Kaynakları;

Kuraklık yağış azlığı olarak yani meteorolojik kuraklık olarak başlayıp, tarımsal, hidrolojik ve sosyo-ekonomik süreç olarak devam eder. Kuraklık doğal bir süreçtir. Kuraklığın iklim değişimi olarak ifade edilmesi su kaynaklarının geleceğini planlanması açısından doğru bir yaklaşım değildir. Kısa süreli şiddetli yağışlar kuraklık için bir çözüm değildir. Şiddetli yağışlar sel ve taşkınlara neden olmasının yanı sıra arazi kullanım özelliklerine göre toprak erozyonuna neden olmakta ve tarım alanlarına da zarar vermektedir. Fayda açısından bakmak gerekir ise, su depolama yapılarındaki suların miktar olarak artmasına neden olabilir. Kuraklık durumunda fazla zarar görmemek için havza planlarına uygun su biriktirme yapılarının yapılması ve su yapılarının hidrolojik süreçler dikkate alınarak işletilmesi gerekir.

Su ve İklim Değişimi;

Su kaynaklarının yetersiz olması ya da kaynaklarda oluşan kirlilikler sonucunda yaşanan sorunlar iklim değişimine bağlanmaya çalışılmaktadır. Akarsular ya da göllerin su miktarlarının değişimi hakkında bir değerlendirme yapılırken öncelikle havzaların kullanımına bakmak gerekiyor. Birçok gölün su dengesinin olumsuz yönde bozulması, iklim değişiminden değil, göle gelen su kaynaklarına yapılan müdahaleden kaynaklanmaktadır. Burdur, Akşehir ve Eber gölleri gibi birçok göl bu konuya gösterilebilecek en belirgin örneklerdir. Bu göllerde yaşanan su sorunları iklim değişimi ile ilişkilendirilemeyeceği gibi, kuraklık ile de ilişkilendirilemez.

Su kaynaklarını tehdit eden asıl konular göz ardı edilerek, sadece iklim değişiminin tek tehdit (!) olarak gösterilmesi gayretleri ayrıca ele alınması gereken bir konudur. Suyun yetersizliği ile sel ve taşkınların iklim değişimine bağlanmaya çalışılması, su kaynakları ile ilgili sorunları çözümsüz hale getirmektedir. Bu yaklaşımlar sorunlarının katlanarak büyümesine neden olmaktadır.

Kişi başına düşen su miktarının azalması su miktarının azalmasından değil, nüfusun artışından kaynaklanmaktadır. Sel ve taşkın olaylarındaki artışlar, yağış şiddetlerinin artışından değil arazi kullanımından kaynaklanmaktadır.

Su ve Enerji;

1990’lı yıllardan sonra yerli ve yenilenebilir enerji kavramı gündeme gediğinde su kaynaklarına öncelik verildi. Kalkınma söylemleri içerisinde sanayinin enerjiye ihtiyacı olduğu belirtilerek enerji ihtiyacının yeni ve yenilenebilir enerji ile karşılanması söylemi kabul gördü. Sanayinin enerji ihtiyacı gerekçe gösterilerek yap işlet devret kapsamında projeler ile ülkenin her tarafı HES’ler ile donatılmaya başlandı. Ancak bu projelerin ülkenin bütüncül planlarından ayrı olmaması gerektiği söylense de, HES sektörü kulaklarını tıkayarak hızlı yol aldı.

Bu sürecin işletme aşamasına gelindiğinde temel su ihtiyaçlarının karşılanması ve endüstriyel kalkınma için gerekli suyun sağlanması hususunda sorunlar yaşanmaya başlandı. Ayrıca HES’ler için belirlenen üretim miktarlarının ise sağlanamadığı ortaya çıkmış oldu. Çünkü birçok HES Hidrolojik ölçütlere uygun olmayan yöntemler ile elde edilen su verilerine ve havza planlarından kopuk olarak projelendirilmişti.

Bu süreç bizlere gösterdi ki; suyun gücünden enerji üretmek amacıyla izlenen süreç yanlıştı. Artık HES’ler sanayinin enerji ihtiyacını karşılamayı bırak, sanayinin ihtiyacı olan su ile temel su ihtiyaçlarının karşılanmasında sorunlara neden olmaktadır. Ancak bizler bu durumu da yaşayarak öğrenmiş olduk.

HES’ler planlanan ortalama enerjiyi hiçbir yıl üretememiştir. Bu durum HES planlamalarının ve projelerinin yanlışlığını açıkça göstermektedir.

HES’lerin işletilmesi havza bazında tek elden yapılmalıdır. Tek tek işletme çalışmaları su haklarına ilişkin sorunlara neden olduğu gibi toplam enerji üretiminde de optimum üretimin yapılmasını engellemektedir.

Paris Anlaşması ve Su;

Paris anlaşması iklim değişiminin etkilerinin azaltılması amacıyla, doğal alanların korunması ve yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanılmasını sağlamak amacıyla yeni bir ekonomik model geliştirilmesini önermektedir. Bu model ile de bazı yaptırımların alt yapısının oluşturulması amaçlanmaktadır. Yaptırımlar tamamen ekonomik boyutları ile işlenmeye çalışılmaktadır. Bu anlaşmanın öncesindeki Kyoto ve daha önceki süreçlere bakıldığında bizim gibi ülkeler için yeni bir durum yoktur. Örneğin, doğal alanların korunması için ülkemizdeki mevcut mevzuat yeterli olmasına rağmen mevzuat uygulanmayarak ve değişik şekillerde bertaraf edilmeye çalışılarak doğal alanlar yok edilmektedir. Bu uygulamalar karşısında Paris Anlaşması ile benzeri yaptırımların gündeme getirilmesi ne kadar gerçekçi olur. Paris Anlaşmasının doğanın korunmasında hiçbir katkısı yoktur. Ekonomik model önerisi dışında getirdiği yeni bir uygulama yoktur. Oluşturulmaya çalışılan yeni ekonomik modeldir. Hiçbir uluslararası ekonomik model bizim gibi ülkelerin yararına olmamıştır.

İklim Kanunu, COP Toplantıları ve Su

İklim değişimi zirve toplantıları, karbon emisyonlarının azaltılması üzerinden tartışmalarını yürütürken tarımsal faaliyetler ile su kaynaklarının korunması için adım atılmadığı görülmektedir. Tüm sorunu sera gazları birikimine bağlayarak, sera gazları üretimindeki katkısı gerekçe gösterilerek tarımsal faaliyetleri kısıtlama konusunda adımlar atılmaya başlanmıştır. Bunun ilk adımların AB ülkelerinde yaşama geçirildiği görülmektedir. Bu süreç su kaynaklarının da tamamen ticari hale getirilmesi için bir yol izlemektedir. Bu süreçte su kaynaklarını ticari hale getirmeye çalışan Dünya Su Konseyinin katkıları yok sayılmamalıdır. COP 28 belirgin etkisini Avrupalı çiftçilerde göstermiştir. Süreç doğanın finansallaştırılması konusunda hızla ilerlemektedir. COP31 Kasım 2026 da Antalya’da yapılacak. Bu toplantı için çok emek ve para harcanmaktadır. Hedefler ise hangi sorunların çözümü için adım olacağı ise belli değildir.

2 Temmuz 2006 tarihinde kabul edilerek 9 Temmuz 2025 tarih ve 32931 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 7552 sayılı İklim Kanunu yürürlüğe girmiştir. Kanun hiçbir zaman gerçekleşmesi mümkün olmayan “net sıfır” üzerine hedeflenmişken özellikle doğal alanların ve su kaynaklarının korunması gibi bir hedef belirlememiştir. 

Kanun sonrası COP30’un hemen öncesinde 23 Ekim 2025 tarihli ve 33056 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Su Kirliliği Kontrolü Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik ile Su Kirliliği Kontrolü Yönetmeliği’nde kritik değişiklikler yapılmıştır. Bu değişikliklerle, deniz ortamına deşarjlarda klorür ve sülfat sınırlamaları tamamen kaldırılmış, denizlerin 250 metreden daha derin anoksik tabakalarında “tehlikesiz inorganik atıkların” bertarafına ve bu alanların karbon depolama/yutak alanı olarak kullanılmasına izin verilmiştir. Bu düzenleme ile oluşturulacak eylemler ile sera gazı emisyonu azaltılması mümkün olmadığı gibi denizlerin daha fazla kirlenmesine neden olunacaktır. Bu metne bakıldığında iklim kanunu belli şirketlerin taleplerinin korunmasını amaçladığı açıktır (https://meteorolojimuh.org.tr/1542-2/).

Su İle İlgili Oluşturulmaya Çalışılan Yeni Kurum ve Kuruluşlar;

Su kaynakları ile ilgili çalışmalarda bilgi birikimlerinin yanı sıra tecrübelerde çok önemlidir. Geçmiş birikimlerin korunması ve geliştirilmesi gerekir. Yeni kurumların oluşturulması, çoğu zaman sorunu çözmek bir yana tam tersine yeni sorunlar oluşturmaktadır.

Su kaynaklarının korunması, planlanması, planlara uygun projelerin yapılması, su tahsislerine ilişkin düzenlemeler konusunda mevzuat açısından tek yetkili olan Devlet Su İşleri (DSİ) Genel Müdürlüğüdür. DSİ’nin görevini yapmasının önündeki tüm engeller kaldırılmalıdır. Su ile ilgili çalışmalarda, DSİ Genel Müdürlüğünün tüm dış baskılardan arındırılarak, kuruluş kanununa özgü çalışması sağlanmalıdır.

Su kaynaklarının Ölçümü ve Kurumsal Yapı;

Su ile ilgili plan ve projelerde, su kaynaklarının ölçülmesi ve ölçümlerin sürekliliğinin sağlanması birinci derece önemlidir. Yeterli sürede hidrolojik kurallara göre ölçümü olmayan hiçbir yere su ile ilgili plan ve proje yapılmamalıdır. Su ile ilgili ölçümlerde, seçilen noktada debinin ve seviyenin yanı sıra kalite ve sediment parametreleri de ölçülmelidir. Ölçüm istasyonlarında ölçülecek parametreler seçilen yerin özelliklerine göre belirlenmelidir. Su ile ilgili ölçümler konusunda geniş ve temsili bir ağa sahip olan Elektrik İşleri Etüt (EİE) İdaresi Genel Müdürlüğü 6 Kasım 2011 tarihinde 662 sayılı KHK ile kapatılmıştır. Su ölçümleri konusunda yetkili ve tek ölçüm ağı olan kamu kuruluşu ise DSİ Genel Müdürlüğüdür. Ancak, su ölçümleri DSİ’de Rasatlar Şube Müdürlüğü yapısı altında yürütülmektedir.

Su ile ilgili her türlü planlama, projeler ve işletmelerde ilk girdilerin su ölçümleri olduğu bilinerek, Rasatlar Şubesinin daha etkin ve verimli çalışmasının sağlanabilmesi için biran önce Daire Başkanlığı olarak DSİ Genel Müdürlüğü yapısı altında yapılandırılması gereklidir.    

Su İle İlgili Çalışmalar;

Son yıllarda, AB ve uluslararası kuruluşların projeleri kapsamında ülkemizde birçok rapor hazırlanmakta ve hazırlatılmaktadır. Bu raporlarda aynı veriler kullanılmakta ve birçoğu birbirinin tekrarı şeklindedir. Bu raporların çoğu uygulamada ya da planlamada kullanılabilecek raporlar değildir. Önemli olan mevcut durumda uluslararası standartlara uygun ölçüm sistemlerini kurmuş ve işleten kamu kurumu olan DSİ’nin personel eksikliği başta olmak üzere kapasitesinin artırılarak desteklenmesidir. Kaynakların verimli ve etkili kullanımı, kurumların asıl görevlerini yapmalarının önündeki engeller kaldırılmalıdır.

Su Mevzuatı ve Su Kanunu Taslağı;

Su ile ilgili sürecin; 1924 yılında çıkarılan 442 sayılı Köy Kanunu ile başlayıp 2025 yılında çıkarılan 7552 sayılı İklim Kanunu olmak üzere toplam 35 kanun, 31 yönetmelik, 26 Genelge ve 2 Kararname ile ilişkili olduğu belirtilmektedir.

Su ile ilgili sürecin bu şekilde anlatılması, yeni su kanunu çıkarılması için bir kamuoyu oluşturmaya yöneliktir.

Su ile süreç, su kaynaklarının kirliliğe karşı korunması, su havzalarının korunması, memba mansap hakları ile kadim su haklarının korunması, su tahsislerinin önceliğine göre yapılması, sel ve taşkın riskini artıran yapılanmalara izin verilmemesi, taşkın alanlarına yerleşimlere izin verilmemesi gibi konulardır. Oysa su ile ilgili süreçler sayılan kanunlardan 5 tanesi ile düzenlenir. Diğer kanunlar ise diğer alanlarda su kullanımıyla ilgili süreçleri anlatmaktadır. Burada sayılan nedenlerden dolayı su mevzuatında kanun düzeyinde bir eksiklik ya da kurumsal görevler açısından bir çakışma yoktur. İkinci mevzuat ise gelişen teknolojik süreçlere göre yeniden düzenlenmesi gerekebilir. Yeni bir su kanununa ihtiyaç yoktur. Sorun uygulamadaki sorunlardan kaynaklıdır.  

Son yıllarda sorunların çözümü için su kanunu çıkarılarak sorunların çözüleceği şeklinde algı oluşturulmaktadır. Hazırlanmış olan Su Kanun taslağının bu haliyle kanunlaştırılması durumunda, su ile ilgili yaşanan sorunlar kat be kat artacaktır. Yeni sorunları beraberinde getirecektir. Suya erişimde sorunların daha da büyümesine neden olacaktır.

5. İstanbul Uluslararası Su Forumu

5. İstanbul Uluslararası Su Forumu 5-6 Mayıs 2026 tarihlerinde düzenlenecek toplantıda, dirençlilik için su diyaloğu, iklim dirençli su yönetimi için finansman, sağlık ve ekosistem konuları ele alınması planlanmaktadır.

Bu çalışmanın hedefi, suyun korunması ve kirletilmemesi gibi temel konuları geri plana iterek finansman odaklı bir gündemle ilerlemektedir. Bu yaklaşım, suyu bir hak değil ticari meta olarak sunmakta, kamuoyunu ticarileştirme yönünde şekillendirmektedir. Oysa toplumun ihtiyacı, havzaların korunması, kirletici faaliyetlerin önlenmesi ve ekosistemlerin sürdürülebilirliğinin sağlanmasıdır. Finansman yalnızca bu hedefleri destekleyen bir araç olmalıdır.

SONUÇ;

Su konusunda yaşanan asıl sorun, kaynakların kirletilmesi ve su havzalarının daraltılmasıdır.

Mevcut iklim verileri dikkate alınmadan yapılan mevcut projelerde yaşanan sorunlar iklim değişimine bağlanarak gerçek sorunlar örtülmeye çalışılmamalıdır.

Su kaynakları korunmak isteniyor ise, öncelikle ormanlar, tarım alanları, meralar başta olmak üzere tüm doğal alanlar korunmalıdır.

Su, ticari meta kapsamında ele alınmamalıdır.

Mevcut su kanunu tasarısı, hiçbir şekilde yasalaşmamalıdır.

Su ile ilgili yapılan planlama ve projeler mutlaka yeterli süre ve temsile sahip su ölçüm sonuçlarına göre yapılmalıdır.

Su ölçümleri birimi, DSİ Genel Müdürlüğü bünyesinde daire başkanlığı olarak yapılandırılmalıdır.

Su konusunda tek yetkili olan DSİ Genel Müdürlüğü’nün su konusundaki yetkileri başka kurumlara paylaştırılarak kurum işlevsiz hale getirilmeye çalışılmamalıdır.

Kamu Kurumları teknik çalışmalarını yapabilmesi için siyasi baskılardan arındırılmalıdır.

Mevcut mevzuat su kaynaklarını korumaya yeterlidir.

TMMOB Meteoroloji Mühendisleri Odası